|
sami damarwrote:
nice hayırlı yıllar
4 days ago
|
|
|
sami damarwrote:
İki Sevme Arası Bir İtaat
İtaat etmek hep zor gelir insana. Zoruna gider zorlar. Kendi varlığını tehdit ede gelmiştir tâbi olmaların hepsi. Bir başkasını izlemek kendi arzusunu arkada bırakmayı kendi önceliklerine sırt dönmeyi gerektirir çünkü. Üstelik her itaatin öncesinde de soğuk bir emir cümlesi vardır: “İtaat edilecek. İtaat eeet!” Peki ya Peygambere itaat etmeye ne demeli? O’nun [asm] izinden yürümek de böylesine zorlayıcı mı? O’na [asm] tâbi olmak da istemeye istemeye mi olmalı? “İte kaka” bir itaat mi isteniyor bizden? “Ya itaat edersin yoksa yanarsın” şantajıyla mı çağrılırız Resulullah’a [asm] itaate? Yüzümüzü yoktan var eden aynaya baktığımızda bizi kendi kendimize yeniden sevdiren Yaradan niye bize “zoraki” bir yol çizsin ki? Kendi varlığımızdan ne kadar memnun isek gözümüzün üzerindeki kirpiklere ne kadar itirazsız isek O’nun bize çizdiği “yol”u çirkin bulmaya o kadar hakkımız olmamalı. Yoksa yüzümüzün her noktasını özenle var eden Yaradan ile yüzümüzü kıbleye dönmeye davet eden Rab ayrı kişiler mi? Yoksa gözümüzle görmeye değer güzellikte milyonlarca çiçeği var eden Allah başka biri bizi Resulullah’ın [asm] ebedî bahar vaad eden yoluna çağıran Rabbimiz başka biri mi? Beni ben yokken bile seven ben beni sevemezken de beni sevip özenerek insan olarak var eden Yaradanım beni niye “sevimsiz” “lüzumsuz” “faydasız” “zoraki” bir yola çağırıyor olsun ki? İşte Rabbimizin bizi Resûl’ünün yoluna çağırdığı sözü: “De ki [ey Elçim]… bana itaat edin…” [Âl-i İmran 31]. Ayet cümlesini tam göbeğinden yazıyorum ki noktalı yerleri akleden kalbimizle birlikte dolduralım. Her itaat çağrısı bir soruyu kaçınılmaz kılar: “Niye ki?” “Nereden icap etti bu itaat şimdi?” Noktalı bıraktığımız yerlerde Rabbimiz “Niye ki?”nin cevabını veriyor. “De ki eğer Allah’ı seviyorsanız bana itaat edin…” Demek ki Resul’e itaatin gerekçesi hiç de zoraki değil. Sevmeye bağlı O’na itaat.. Sevmene bağlı… Hem de Allah’ı sevmene… “De ki eğer sevmeye Allah’tan daha lâyık birisini biliyorsan bana itaat etme…” “De ki eğer Allah’ı değil de bir başkasını sevmek senin için daha kârlı ve faydalıysa bana itaat etmesen de olur…” “De ki seni hiç yoktan çıkarıp insan olarak var edeni sevmek sana zor geliyorsa bana tâbi olma…” “Yine de ki seni hiç kimsenin anmadığı günlerde anıp da herkesin anmaya değer gördüğü biri olarak seçen Rabbini değil de yolunu hiç gözlemeyen yokluğunda seni hiç anmayan bir başkasını daha çok seviyorsan benim izimden yürüme… “Bir de de ki eğer seni senin kendini sevmenden önce seven Bir’ini değil de yeryüzünde yüzünün görünmediği onlarca yıl boyunca seni anılmaya bile değer bulmayan birilerini daha çok sevmeye değer görüyorsan bana değil onlara itaat et.” Sözün özü: Resullullah’a itaatin ön şartı sevmek. Sevmekte zorlama yok. Sevmek ite kaka değildir. Sevmek yokuş yukarı çıkmak değildir. Bir akıştır sevmek. Gönüllü bir bakıştır. Yokuş yukarı da olsa gönlünce yürümektir. Sevmekle yorulmaz insan. Sevmekle insan dirilir diriltir. Kimseden zorla sevmek beklenmez. Öyleyse “zoraki” değildir Resûlullah’a itaat… Her itaat çağrısının ikinci bir sorusu daha vardır: “İtaat edince n’olacak?” “Nereye varacağım O’nun izinden yürürsem?” “Ne elde edeceğim O’na tâbi olarak?” Rabbimizin buna cevabı da tanıdık ve sevimli: “sevilmek.” “De ki eğer Allah’ı seviyorsanız bana itaat edin ki Allah da sizi sevsin…” Yani. “De ki eğer Allah’tan başkası tarafından sevilmekle daha çok kâr edeceksen bana itaat etmesen de olur..” “Yine de ki eğer Allah’tan başkasının seni sevmesi seni yokluktan hiçlikten kurtaracaksa benim izimden yürüme.” “Yine de ki hiç kimsenin hatırını saymayacağı herkesin yokluğunu kanıksayacağı seni unutacağı seni unuttuğunu da unutacağı gelecek günlerde Allah’tan başkası tarafından sevilmek seni toprağın altından çıkaracaksa ebedî diri kılacaksa benim ardıma düşmesen de olur…” “Bir de şöyle de ki eğer kusurlarına rağmen senin rızkını hiç kesmeyen ayıplarını bildiği halde seni kimselere rezil etmeyen Allah değil de bir başkasıyla bana tâbi olmasan da olur..” Ne güzel ki ayet cümlesinin son ibaresi Allah tarafından sevilmeyi zirve bir tasvire çıkarıyor: “…öyle sevsin ki Allah sizi günahlarınızı kusurlarınızı toptan bağışlasın. Adeta görmezden gelsin. “De ki eğer Allah’ı seviyorsanız bana itaat edin ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı toptan bağışlasın.” [Al-i İmran 31] Öyle bir sevgi ki sevdiğinin ayıplarını görmeyecek kadar “körleştirici” bir sevgi. Öyle bir sevilme ki sevilen hem bağışlanıyor hem bağışlandığı kendisine hissettirilmiyor hem de bağışlandığı suçları ebediyen yüzüne vurulmuyor. En ufak bir kınanma sözü bakışı edası duymuyor görmüyor bilmiyor sevilen. Öyle bir sevilme ki sevilenin tüm hataları cinayetleri isyanları hasıraltı ediliyor örtülüyor. O Allah ki Resulüne itaati iki sevgi arasına sandöviçliyor. “Eğer Allah’tan başkasını sevmek daha anlamlıysa bana itaat etmeyin” diyor Resulullah.. “Eğer Allah’tan başkası tarafından sevilmekle daha çok sahiplenilecekseniz yine bana itaat etmeyin!” diyor Resulullah. Daha doğrusu denmesi isteniyor. Sevdiğini iddia eden sevilmek isteyen Allah’ın Resûlüne seve seve itaat eder. Öyle değil mi?
4 days ago
|
|
|
sami damarwrote:
ALLAH’ın rahmetinin elçileri olan meleklere bir elbise dikseydi bu kar tanesi gibi olurdu her halde. Kar her haliyle güzeldir.
Melekler görünen elbiselerle cennetten dünyaya inerken çocukların gözlerine dokunur onları sevince boğarlar adeta.Kar her şeyin üzerine giydiği bir elbise olur ve her şeyi beyaz bir çiçeğe dönüştürür. Kar giysisini giyinen her şey göze güzel görünür. Üzeri karla örtülmüş hiçbir şeye çirkin diyemezsiniz. Evet bir melektir kar. Kendine bakanlara bir neşe ve ferahlık veren beyaz gelinlik giymiş bir melek. İster gözünüze isterse teninize dokunsun ve hatta hayalinize ; her dokunuşunda bir mutluluk bir ferahlama ve tatlı bir serinlik vardır. Karı dünyamıza gönderen rabbimiz bizleri sevindirmek istiyor. Karla bütün çirkinlikleri örttüğü gibi kalbimizdeki çirkinlikleri de örtmek istiyor. Kar nasıl değdiği her şeyi güzelleştiriyorsa biz de kalbimizdeki güzellikle her şeyi güzelleştirelim istiyor. Aslında kara yüklediğimiz bütün çirkinlikler bizden kaynaklanır. Karın çirkin yüzü yoktur kaderinki gibi onu kirleten habis ruhların çirkin nazarlarıdır onlar. Kar her şeyi ile rahmettir. Sert ve şiddetli yüzüyle dahi. Zira onun sertliği ve soğukluğu mikroplara yada habis ruhlara karşıdır. Şiddetinde de canlılara şifa bir rahmet saklıdır. Tabi ki o rahmeti görebilecek manaya dikkat eden güzel görücü gözler için. Kötülükleriyle hasta olan kalbimize rahmeti; gülücükleriyle ve manasındaki tatlılığı ile de rabbin şefkatini sunarken yaramızdaki mikropları bandırdığı oksijenli su ile temizleyen bir hemşire misali ciğerlerimizin gıdası olan havayı zararlı gazlardan temizler. Aynı zamanda bedenimizin gıdası olan meyve ve sebzelere musallat olabilecek mikroplardan arındırır toprağı ve ağaçları. Bize sıcacık gülen yüzünü gösterirken soğuk yüzüyle mikroplardan ve zararlı canlılardan bizi korur. Celal ve cemal birlikte kemali gülümser karı mucizevi yüzünde. Ve kar kışın karnında sakladığı bahar bebeğinin müjdecisidir. Kışın gökten yere inen rahmet melekleri baharda süslü elbiselerle rengarenk yerden yukarılara yağar. Kar ve kış olmazsa bahar da olmaz; yaratıcı kış ağacının soğuk fakat gülümseyen yüzünde yazmakta baharı. Kar baharda gülümseyen çiçekleri ve yazda tatlanan meyvelerin müjdecisi ve hazırlayıcısıdır. Çiçeklerde gülümseyen renkli giysileri ve meyvelerin tadı taşıyan tulumbacıkları karın kalbinde sakladığı şefkat sularıyla dokunur. O şefkat ve merhametin nurları hakikati gören gözlerde okunur. Evet iliklerinize kadar işleyen soğuğu içinizden çıkartıp atacak sıcak bir şeye sarılmak istemeniz misali kar da soğuk yüzüyle bize yokluğun yürekler ürperten soğuğunda bizi sımsıkı saracak şefkatli bir ele olan ihtiyacımızı hatırlatır bize. Yani soğuk yüzü de sıcaktır karın. Sımsıcak baharlara yazlara gebedir o haliyle. Beyaz kar melekleri dökülmeden semadan yerden ağaçların yüzüne renkli bahar çiçekleri takılmaz tıpkı çiçekler karlar misali ağaçlardan dökülmeden dökülen yerlere meyveleri takılmadığı gibi. Evet gidişlerde saklıdır gelişler ayrılıktır kavuşturan sevgilileri. Soğuğun içinde saklıdır sıcacık sarılışlar. Zıtlıklardır varlıkların varlığını haykıran. Mutlakın yüzündeki sınırlılık örtüsü onu bize açan bir perdedir sadece. O yüzden oda güzeldir öylece. Öyleyse bırakın kar sarsın gözlerinizi. Bırakın o bembeyaz gözlerde bütün renkler gülümsesin. Bırakın kar yaratıcının sonsuz güzel isimlerini haykıran tatlı bir beste olsun size. Bırakın yüreğiniz kar taneleri adedince hatta onları taşıyan melekler adedince teşekkürler yolasın rabbine. Rabbim! meleklerin elleriyle Rasulünün (S.A.V) göğsünü yarıp tertemiz karla kalbini yıkadığın gibi bizim kalbimizi de mağfiretinle yıkayıp kar gibi beyaz yap ki o beyazlıkta sayısız isimlerin gülümsesin.
4 days ago
|
|
|
sami damarwrote:
Ruhumuz Üşümesin
Güz kızının kızıl yaprakları rüzgâra tutulmuş uçuşurken cesedimi örten incecik giysiler tenin üşümesine engel olamıyordu. Ayrılıklarla dolu yaşlı dünyanın içinde küçücük bir nokta olan cesedimle sokakları arşınlıyor baharı yeni açmış olan filizleri/gençleri seyrediyorum: Elbiseleri tenlerini örtmeyen fakat tenleriyle ruhlarını örten gençleri. Bir de onlara özenen acubeleri. Ruhum üşüyor. Ölü canlar diyarında ruhumu ve tüm üşüyen ruhları ısıtacak bir teselli arıyorum. Gözümün önünde rengârenk libaslar geçmekte. Ruhlarsa giysilerin markasına ilişmiş anlık hayatları üzerine giyinmiş maskeli baloda kimsesizlikle dansediyorlar. Gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum. Gülmeyi yakıştıramıyorum kendime. Ağlamayı da beceremiyorum. Ruhumu saracak bir giysi bulsam da doya doya ağlasam diyorum. Nedense libas deyince İdris nebi düşer aklıma. Hani terzilerin piri olan nebi. Derler ki İdris –as- ruhlara cennet libası dikermiş. “İdris nebi hulle biçer subhanallah deyyu deyyu.” Acaba şu üşüyen ruhuma da bir libas diker mi diye düşünüyorum. Gözüm tekrar libaslarda. Fakat bu sefer İdris’in (as) gözleriyle bakmaya çalışıyorum onlara. Libaslar… çeşit çeşit libaslar. Her insan bir libas her libas bir insan sanki. Bir an hayal atım beni yükseklere çekiyor. Yükseklerdeyim. İnsanlara bir tepeden bakıyorum. Önümde her bir ilmeği ayrı renklerde dokunmuş giysisiyle tek bir insan görüyorum. Caddedeki tüm insanların büyüklüğünde bir insan. Şehir de bir insan suretine bürünüyor gözümde. Şehirlerin de bir ruhu vardır derler. Ve ben o ruhu yansıtan koca bir insana bakıyorum. Göz değişince gördüklerin de değişirmiş meğer. Ve ben yeni bir gözle hayal atımın sırtında yenilikler görmek için dünyanın dışına uçuyorum. Gözüm şimdi dünyaya yeniden bakıyor. Karşımda mavi beyaz okyanus desenli libasıyla kocaman bir canlı durmakta. Hayalimin mikroskobu o libasın sayısız renklerini göstermekte bana. Milim milim hayatla dokunmuş dev bir libas. Ve uçuyorum eteklerinde rakseden gezegenlerle süslenmiş güneş gözümün önünden geçiyor. Daha da ileride üzerinde sayısız yaldız serpilmiş libaslarıyla galaksi gülleri. Seyretmeye doyamıyorum. Ve en nihayet sayısız ilmeklerle dokunmuş her bir ilmeğinde sayısız renk barındıran sayısız libasıyla bir huri misali kâinat gülümsüyor bana. Tek bir ruhu örten sayısız giysi görüyorum. Madem kâinat binler hulle giymiş latif bir huri. Kâinata bu libası diken ve binbir güzellikte bize gülümseyen kâinatın Sanatkârı bize nasıl bir mesaj veriyor. Ne söylemek istiyor? İnsan genellikle kendi âlemini kainata giydiriyor ve rabbini o âlemin penceresinden seyrediyor. Nedense kâinat bana ne söylüyor ya da hadisat bana ne anlatıyor tavrı yerine ben kâinatı ve olayları nasıl okumalıyım tavrını tercih ediyoruz. Bu da bizim kendi kabuğumuzdan çıkmamızı engelliyor. Gösteren ne söylüyor yerine bundan ne anlamalıyım diyoruz. Kısacası işitmek istediğimizi duyuyoruz. Bu bakış hayatımıza bir yenilik katmıyor yaşantımızı değiştirecek gayreti kazandırmıyor. Yine karanlık dünyamı yansıtıyorum galiba. En iyisi İdris nebiyle yolculuğumuza devam edelim. Burnumuzu pislikten kurtarmak için nefsin kılavuzluğundan kaçmak gerek. Evet yeniden bakıyorum dünyaya. Annesiyle oynayan küçük bir kedi görüyorum. Ve bu küçücük bir şefkat ilmeği oluyor ruhumda. Kalbim o ilmeğin elinden tutup dokumaya başlıyor şefkati bütün kâinatta. O tek kedi yavrusu bütün yavruları ve o yavruları asırlarca besleyen büyüten ihtiyaçlarına karşı kâinat genişliğinde cevap veren Yaratıcının tüm mevcudatı saran şefkat libasının üstünde atılan küçük bir düğüm oluyor. Tüm şefkati kuşatan bir düğüm. Ve Şefkat hullesi genişledikçe genişliyor zihnimde kainatın ötelerine ruhlar ve ahiret alemlerinin derinliklerine kadar sirayet ediyor. Olibasın dışında hiç bir sey kalmayıcaya kadar. Osefkat sarıp sarmalıyor masivayı. Aynı bakışla bir çiçek cemal libasının bir düğümü olup kâinatı cemal hullesine bürünmüş bir huri suretinde gösteriyor bana. Diliyle tüylerini tarayan bir kedi baharı çiçek gibi tertemiz gösteren semayı duvağında sayısız yıldızlarla gülümseten kuddus hullelerini çağrıştırıyor ruhuma. Küpe çiçeğinin kulaklara küpelik zineti galaksi çiçeğiyle birlikte kâinatı müzeyyen bir libas içinde gösteriyor hayalime. Kâinat hulleleri kat kat giyiniyor hayalimde. Dört mevsimi birden üzerine giymiş dünya misali her libasta ayrı bir sıcaklık görüyorum. Baharda cemal libasını giymiş süslü bir çiçek olurken. Yazın ağaçlara küpe meyveleriyle bal dudaklı bir dilbere dönüşüyor dünya. Sonbaharda pastel renklerle rüzgâra kapılmış mevlevilerin seyir mekanı iken kışta çiçeklerin beyaz libasını giymiş meleklerle dolu bir âleme dönüşüyor. Evet kâinatı sayısız esma hulleleriyle gülümseyen hasna bir HÜSNA suretinde görmek içimi ısıtıyor. Kâinatı İdris nebi misali sanatkârını tenzih makamında kusursuz görmek gerçekten ruhumu ısıtıyor. Doğrusu kalbindeki şefkâtin kimden geldiğini unutup aç bir kedi yavrusu gördüğümde nankör hümanistler gibi: “Ay zavallıcık nasıl da üşümüş. Ooov! Gel buraya canım benim canım canım.” deyip sanki bütün dünya terkedilmiş varlıklarla doluymuşçasına âlemi zulmetler içinde görsem. Sayısız varlıkları nihayetsiz nimetlerle besleyen şefkâtli Yaratıcıya haksızlık etmiş olmaz mıyım. “İyi de madem tüm evren güzelliklerle dolu hiç bir yerde çirkinlik zulüm ve israf yok o zaman bu ölü canlar taşıyan hiçbir işe yaramayan ruhlar neyin nesi?” diyecek olursan ey nefis. Ben de derim: O cesetleşmiş ruhlar. ruhlarımızın o hadsiz güzellikte olan esma hullelerine olan ihtiyaçlarını görelim böylece şefkâtli bir rabbin rahmetli ellerinde olduğumuzu unutmayalım diye varlar. O zaman Onun ihsanı alan o hulleleri giyer. Muhtaç olan ruhlara da giydirmeye gayret ederiz. Yoksa tenkit edip “Oh iyi ki biz böyle değiliz.” deyip ego parlatma vesilesi görmeyiz onları. Evet biz de idris nebi gibi SÜBHANALLAH dersek eğer sokaklarda yürüyen tenler değil ağlayan ruhları görürüz.Ve o ağlayan ruhları ısıtacak cennet hullelerini dikmek için subhanallah zikrini manasıyla sölemeyi arttırırız. Bu sayede hem alemin sıcaklığını hisseder hem de üşüyen ruhların hissetmesine yardımcı olmuş oluruz. Rabbim bana ve tüm muhtaç olan ruhlara hüsna olan esmandan örülmüş bir hulle ver ki ruhumuz üşümesin. Ey rabbimiz senden gelecek her hayra muhtacız. Her şeyde hayır görecek bir göz. her hayrı göğüsleyecek bir gönül ver bize.
4 days ago
|
|
|
sami damarwrote:
İnsan ve Şükür
“Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?”(Vakıa-70) Teşekkür ederim ama niye? Teşekkür ederim peki kime? Neye neden ne zaman nerede nasıl teşekkür ederim? Bütün alışverişlerin paylaşımların kullanmaların sonlarında söylenen sözler teşekkürnamelerdir. Yapılan işlerin ardından gelen söz teşekkürdür. Adeta insan teşekkür etmek için çalışır alışverişini yapar. Hayatı teşekkürüne hizmet eder. Büyük bir daireyi teşkil eden kainatın merkezinde canlılar oturur. Her şey canlılara hizmetr eder koşturur. Hidrojenin oksiyene olan aşkında suyla hayata hizmet etmek vardır. Canlılar dairesinin merkezinde ise biz insanlar varızdır. Bütün canlılar bize hizmet eder. Yediğimiz içtiğimiz giydiğimiz üzerine oturduğumuz her şey buna şahittir. İnsanlar dairesinin merkezinde de rızık vardır. İnsan rızkı için çabalar durur rızkına koşturur. Rızkın barındırdığı hizmet ettiği ve nihayetinde bizi ulaştırdığı ise şükrün ta kendisidir. Elmanın kırmızısını fark etmektir şükür ve şükür elmayı kırmızı eyleyenedir. Kokusunun burna değdiği andır şükür anı. Dilimizdeki elma tadıdır. Ve yine şükür tadı kokuyu rengi elmaya koyana bana da tat koku renk ölçücüklerini verenedir. Anahtar kilit gibidir kainat insan ilişkisi. Var edilen her şey insandaki ölçücüklere göre tasarlanmıştır. Bunu fark etmek aklın manevi bir şükrüdür. Kainat adeta insana göre akort edilmiştir. Her bir uzvunun duygusunun tadışıyla hissedişiyle insan manevi şükrünü yerine getirir. Şuuruyla diline taşıdığı “Allah’ım sana şükürler olsun” cümlesi de dil ile dimağ arasında gidip gelen bir şükürdür. Şükrüyle insan yaratılışındaki maksada yanaşır. Bu maksat Allah’ın eşsiz terbiye ediciliğine karşılık insanın kulluğa ve kullukla gelen şükrüne ulaşmasıdır.
4 days ago
|